23/4/2008

cezmi ersöz

boşluğunu soluduğun hayat

BOŞLUĞUNU SOLUDUĞUN HAYAT



Öğrendiğin her şey,

susup arkanı döndüğün,

yenildiğini unutup,

güzelliğini sonuna dek yaktığın herşey

seni senden kurtarmıyorsa

ne anlamı var hayatının sana sevgili...

Masumiyetin kimi zulümden kurtardı, söylesene

Hem bu arzuda onun adı bile geçmez...

İstikbalin sıradan bir ayrıntı

bu telaşta

Ne yapsan göğsünde hayatına yabancı bir zaman

birikiyor...

Borçlu değildin ömrüne üstelik...

Ama ne yapsan boşluğa açılan

bir kapı oluyor hayat,

ne yapsan büyüyor o boşluk...

Ne yapsan suçlu değilsin,

sadece yerçekiminden muafsın...

O derin ıstırabınsa

seni hayata alışmaktan koruyor sadece...

Oysa bu bile umurunda değil...

Geleceğin ellerinde sıcaklığı üşüyen

bir mum sadece... Gördüm...

Geleceğin ellerine yapışan o soğukluk...

Durmadan ömrüne yapışan bu gerçeği soluyorsun sen...

Durmadan o aşkı soluyorsun...

Durmadan ciğerlerini yakan o büyük soğumayı...





Cezmi ERSÖZ

 

23/4/2008

küçük bir test ne kadar doğru siz karar verin...!

Bas parmak anne ve babamizi isaret parmagi kardeslerimizi orta parmak kendimizi dorduncu parmak yani yuzuk parmagi, esimizi kucuk parmak ta cocuklarimizi temsil ediyor.. Peki ,esimizi,baska bir degisle hayatimizin askini temsil etmesi icin neden dorduncu parmak secilmis?.. Bunu anlamak icin ellerimizi kullanarak bir test yapmaliyiz.. Bu test icin ellerimizi resimdeki pozisyondaki gibi birlestirelim..

Testin kurali:

Ellerimiz bu pozisyondayken uclari birbirine degen parmaklarimizi sirasiyla birbirinden ayiracagiz..
İki parmagi birinden ayirirken diger parmaklar birbirinden asla ayrilmayacak..

Ayrilan parmaklari tekrar birlestirip sonra siradaki parmaklari birbirinden ayiracagiz.. Orta parmak kendimizi simgeledigi icin onlari ayirmiyoruz..

Bu sekilde yaptigimiz zaman dorduncu parmaklar olan yuzuk parmaklarinin birbirinden ayrilamadigini goreceksiniz..

Anne babamiz,kardeslerimiz ve cocuklarimizla hayatimizin belli bir bolumunde ayriliz ama gercek askimizla hayatimizin sonuna kadar beraber kaliriz..dorduncu parmaklarin ayrilamamasi bu durumu temsil ediyor ve bu sebeple yuzuk parmagi oluyor..

23/4/2008

bahar ve ayrılık CAN DÜNDAR

Bahar, alıp başını gitmelerin mevsimidir. Sebepsiz yere bazen... Önünü ardını hesaplamadan... Hesapsız, kitapsız çekip gitmelerin mevsimidir bahar...

Bir bakarsınız kekik kokulu bir nisan sabahı koparıp alıverir sizi hayattan... Çiçek açmış bir kiraz ağacının hayaliyle yollara düşersiniz.

Demir alır gönlünüzün limanındaki gemiler... Açılır gidersiniz...

Aradığınız belki yüzülmemiş denizlerdir, belki keşfedilmemiş sevdalar, belki hiç yazılmamış satırlar...

Yüzmenin, sevmenin, yazmanın heyecanıyla coşarsınız.

Dünyaya sırtınızı dönüp yürürken, o yaşanmamışlıkların izini sürersiniz kuytularda... Ve çoğu zaman kendinizle karşılaşırsınız umulmadık bir köşebaşında...

Elele tutuşur yürürsünüz içindeki çocukla...

O'nu büyütmekten korkarak...



* * *



Önünde bir nisan sağanağı varsa, geriye dönüp bakası gelmez insanın...

Oysa fotoğrafları henüz tazedir dünün ayazlı gecelerinin... Kışı birlikte aştığınız dostluklar sımsıcak durur yüreğinizde... Sadakatin ve yerleşikliğin güvenli kolları huzur vaadeder ardınız sıra...

Gel gör ki baharın kokusu dayanılmazdır. Ilık bir rüzgar ruhunuzdaki isyanı okşar. "Hadi sokağa" diye bağıran sirenler çalar içinizden... Derinliklerinizde tutuşturulmayı bekleyen alevler kı vılcımlanır. Kalbinizden havalanan güvercinlere şaşakalırsınız.

Sanki gitmek sadakattir: kalmaksa ihanet...

100 günü aşkındır bu köşede Yeni Yüzyıl haftasonlarında birlikte olduk sizlerle...

Güldük çoğu zaman ya da kızdık öfke dolu sözcüklerde... Mahzunlaştığımız da oldu, çocuklaştığımız kadar...

Yeni sözler söyleme derdine düştük, eskiye sırtımızı dönmeden...

Zorlu bir kışı, kırık dökük satırları ufalayıp ateşleyerek geçirdik.

Yeni bir yüzyılın silueti gülümsedi siz sayfaları çevirdikçe... "Ha doğdu, ha doğacak" denilen gazete, yeni kızlar, yeni oğlanlar doğurdu yeni doğacak bir yüzyıl için...

Sonra nisan geldi...

Sokakta direnilmesi imkansız bir çimen kokusu... içinin bir yerinde yuvadan erken ayrılmanın, sokakta hırpalanmanın korkusu...

Lakin bahara söz geçirmek ne mümkün...

Bir kez çiy düşmeye görsün kış mahmuru bedenlere...

...Coşkuları dizginleyebilene aşkolsun...



* * *



Bu yüzden izin istiyorum sizlerden... Bu köşe (kış köşesi) baharla buharlaşıyor.

Geriye bakınca hüzünleniyorum elbet...

Çünkü geride güzel bir doğuma ortak olmanın tatlı heyecanı var. Ve paylaşılmış köşelerde benzer duyarlılıklar... Ve sımsıcak dostluklar...

Ama önümsıra yüzülmemiş denizlerden iyot kokuları çarpıyor burnuma... Yeni Yüzyıl'ın ilham verdiği baharlar çağırıyor.

Şimdi gitmek sadakattir, kalmaksa ihanet...

O yüzden bir an önce kanatları takıp, uçmakta yarar var... Yeni baharlarda, yepyeni bahar şarkıları söyleyebilmek için...

Hep beraber...

Can DÜNDAR

23/4/2008

mecnun gözüyle görebiliyorsan sende yan leyla için,yok eğer dağ

Küçüklüğümüzden beri diretilen, dikte edilen ve hatta böyle bir hareketin güzel olduğunu söyleyen birçok kişi olmuştur.
Anne ve babamız, ardından öğretmenimiz, eğitmenlerimiz, ustamız ve hatta mürşidimiz dikte eder.
Tutumlu olun, israf etmeyin ama ne yazık ki bu sözleri nerde nasıl kullanacağımızı kimse söylemez. İşte bu saklama ve biriktirme olayını abartıp, sevdalarımızı da dondurucularda kumbaralarda saklarız.
Ve hayatımız boyunca bir fincan kahvenin kırk yıllık bir hatıra sahip olduğunu sanırız.
Oysa bir fincan kahve gerektiği zaman içilirse kırk yıl hatırı vardır. Diğer içilen kahveler ücrete ve ikrama tabidir.
Sevdiğini zamanında söylememek, ayrılık nedeni gösterememek daha da beteridir. Sır tutmayı bilemesekte sevgimizi gizlemekte epey usta sayılırız; hele har vurup harman savursak bile sevginin bitmeyeceğini düşünemeyiz.
Paketleyip derin dondurucuda sakladığımız aşkları, o an talan edercesine büyük bir israfla tüketmemiz, sevgimizi söylememiz, paylaşmamız ve herkese yüreğimizden bir parça vermemiz gerekir. 'Sevgi tüketilmedikçe bayatlar.'
Paylaştıkça azalmadığını anladığımız sevgi, belli bir süre sonra dondurucudan çıkarttığımızda bedenimizin dayanamayacağı ölçüde sıcak olduğu için işe de yaramaz.
Her yaşa ve her bedene göre farklıdır sevda ama söylemeyiz. Uğruna saatler, günler, geceler, işler eğer varsa da yoksa da hanlar hamamlar ve hayatlar feda edebiliriz ama seni seviyorum demeyiz. Oysa ki şımarık çocuklar kadar şımarık sevgililerde güzeldir.
Ve her daim sevgili kalabilenler...
Tut ki gözlerinin içine bütün sevecenliği, sevgisi ve hayranlığı ile bir kaç dakika bakılsın; beklenmedik bir zaman da yanağında sıcak bir buse konsun...
Ne paha biçilir buna?
Saklamaya değer mi?
Küçük bedenlere, yaralı yaşlı yüreklere, dondurucudan yeni çıkmış genç sevdalar yıkım etkisi yapar.
Sevgide tasarruf ve birikim olmaz
Mecnun gözüyle görebiliyorsan sen de yan layla için.
Yok eğer dağ delinecekse şirin uğruna, del gitsin.
Baktın ki olmayacak vur bitsin!
Buzlukta sevdalar, yaşanamayan aşkların deposu, yangın gönüllerin molası ve geri dönülemeyen bir yolun son kervan sarayıdır.
Buzlukta sevda, bir nefes ney, bir yudum bade, bir tutam hüzün...
Ve dayanamaz ve sevinemez hiçbir gönül eski sevdayı görmeye, hatırlamaya ve kalan yerden başlamaya. Çünkü zaman pişirdikçe bedeni, çınarlaşan bedenler...
Atasözümüz, söylenecek söz bırakmamış aslında; 'düğün senin evinde, gir oyna çık oyna'ya da 'ölü senin evinde, gir ağla çık ağla.'
Unutmayalım ki yaptıklarımızdansa, yapamadıklarımızdan fazla pişmanlık duyarız